ISSN 1300-7157 Anasayfa | İletişim      

Cilt : 26      Sayı : 3       Yıl: 2020

Epilepsi: 26 (3)
Cilt: 26  Sayı: 3 - 2020
Özetleri Gizle | << Geri
DERLEME
1.
Epilepsi Nöbeti ile İlişkili Postiktal Sendrom
Postictal Syndrome Associated with Epileptic Seizure
Zeynep Ece Kaya Güleç, Seher Naz Yeni
doi: 10.14744/epilepsi.2019.25582  Sayfalar 141 - 147
Postiktal sendrom (PIS), nöbetin sonlanmasının ardından gelişen klinik, biyolojik, elektroensefalografi ve manyetik rezonans görüntüleme bulgularını kapsar. Tüm bu bulgular epileptik nöbetin sonlanmasının hemen ardından başlar ve uzunca bir süre devam eder. Bu durum, klinisyenlerin bu tabloyu gözlemlemelerine olanak sağlar. PIS klinisyenlere epileptik ile nonepileptik nöbet ayırımında ve epileptik nöbet tipinin belirlenmesinde yardımcı olur.
Postictal syndrome (PIS) includes clinical, biological, electroencephalography and magnetic resonance imaging findings following the termination of a seizure. All these findings begin immediately after the end of the epileptic seizure and persist for a long time, which allows clinicians to observe this condition. PIS helps clinicians differentiate between epileptic and nonepileptic seizures and determine the type of epileptic seizure.

ARAŞTıRMA
2.
Epilepsili Çocukların Bazı Özelliklerinin Okul Yaşantısına Etkisinin İncelenmesi
Factors Influencing the School Experience of Children with Epilepsy
Sevgi Özkan, Ayfer Aydın
doi: 10.14744/epilepsi.2020.70037  Sayfalar 148 - 154
GİRİŞ ve AMAÇ: Epilepsili çocuğun bazı özelliklerinin okul yaşantısına etkisinin incelenmesi amacıyla kesitsel bir tanımlayıcı araştırma yapılmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Veriler, İstanbul’daki bir eğitim ve araştırma hastanesi nöroloji polikliniğe kayıtlı olan 10–18 yaş aralığındaki 110 epilepsili çocuktan toplanmıştır. Araştırma verilerinin toplanmasında epilepsili çocuğun ve ebeveynlerin sosyodemografik özelliklerini içeren ‘’Çocukların Okul Yaşantısını Etkileyen Faktörler Formu’’ ve ‘’ Ebeveyn Formu’’ kullanılmıştır.
BULGULAR: Araştırmamızda çocukların %12.7’sinin okulu bıraktığı, %56,4’ünün ders başarısının orta ve %14.5’inin kötü olduğu, %47.2’sinin 15 gün ve daha fazla devamsızlık yaptığı ve %4.5’inin sınıf tekrarı yaşadığı bulunmuştur. Epilepsili çocukların okulla, arkadaşlarıyla ve öğretmenleriyle sorunlar yaşadığı saptanmıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Hastalık süresi ve nöbet geçirme sıklığı çocuğun okul yaşantısını etkileyen faktörler olarak saptanmıştır. Çocuğa, aileye ve öğretmenlere epilepsili çocukların okul yaşantısına yönelik eğitimler yapılması önerilmiştir.
INTRODUCTION: To examine the effects of some characteristics of the epileptic child on school experience, a cross-sectional descriptive study was conducted.
METHODS: The data were collected from 110 children with epilepsy between the ages of 10–18 and followed-up by an education and research hospital’s neurology clinic in Istanbul. The “Form of the Factors Affecting the School Experience of Children” and the “Parent Form” containing the socio-demographic characteristics of children with epilepsy and their parents were used in the collection of the data.
RESULTS: In our study, we found out that 12.7% of the children were dropout; 56.4% were moderately successful and 14.5% were not good at their lessons; 47.2% were absent from school for 15 days or more, and 4.5% repeated a grade level. It was revealed that children with epilepsy have problems with school, friends, and teachers.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Duration of disease and seizure frequency was found to be factors affecting the school experience of the child. The child, family, and teachers were recommended training suitable for the school experience of children with epilepsy.

3.
İlaç Tedavisine Dirençli Epilepsi Hastalarında Klobazam Ekleme Tedavisi: Üçüncü Basamak Epilepsi Merkezi Deneyimi
Clobazam as an Add-on Therapy of Patients with Drug-resistant Epilepsy: Experience of a Tertiary Epilepsy Center
Nermin Görkem Şirin, Betül Baykan, Nerses Bebek
doi: 10.14744/epilepsi.2020.91249  Sayfalar 155 - 160
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu geriye dönük çalışmanın amacı, üçüncü basamak epilepsi merkezinde ilaç tedavisine dirençli epilepsi hastalarında klobazam tedavisinin etkinliğini ve yan etkilerini araştırmaktır.

YÖNTEM ve GEREÇLER: Klobazamın ek tedavi olarak başlandığı ve tedavi başlandıktan sonra en az bir yıl boyunca takip edilen ilaç tedavisine dirençli hastalar çalışmaya dahil edildi. Hastaların klinik, elektrofizyolojik ve görüntüleme bulguları gözden geçirildi. Klobazam tedavisi sonrası ortaya çıkan yan etkiler ve nöbetler üzerine etkinlik değerlendirildi.
BULGULAR: On iki ilaç tedavisine dirençli epilepsi hastası çalışmaya dahil edildi. Hastaların dokuzu yapısal nedene bağlı fokal epilepsi, biri nedeni belirlenemeyen fokal epilepsi, biri kombine fokal ve jeneralize epilepsi ve biri miyoklonik absanslı epilepsi olgusu idi. Hastaların tümü klobazam tedavisi öncesi en az iki antiepileptik ilacı orta-yüksek dozlarda kullanıyordu. Yan etkiler üç hastada görüldü ve sedasyon, iritabilite ve bulanık görme olarak bildirildi. Klobazam tedavisi sonrası hastaların ikisi nöbetsizken, yedisi tedaviden belirgin olarak faydalandı (≥%50 nöbet azalması). Sadece bir hasta yan etkiler nedeniyle tedavi başlangıcından iki ay sonra ilacı bırakmak zorunda kaldı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuçlarımız, ilaç tedavisine dirençli epilepsi hastalarında ek tedavi olarak klobazam’ın etkin olabileceğini göstermiştir.
INTRODUCTION: This retrospective study aimed to overview the efficacy and side effects of clobazam in patients with drug-resistant epilepsy who were followed in a tertiary epilepsy center.

METHODS: The patients who had been started clobazam as add-on therapy and have been followed for at least one year were recruited to participate in this study. The clinical, electrophysiologic and imaging features of the patients were reviewed. The side effects and efficacy of clobazam were noted.
RESULTS: Twelve patients with drug-resistant epilepsy who had focal epilepsy with structural etiology in nine, focal epilepsy with unknown etiology in one, combined focal and generalized epilepsy in one and epilepsy with myoclonic absences in one were included in this study. All patients had at least two antiepileptic drugs with moderate to high doses before clobazam therapy. The side effects were sedation, irritability and blurred vision in three patients. Two patients became seizure-free and seven patients had improved remarkably (≥50% seizure reduction). Only one patient discontinued the drug because of the side effects.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Our results provide evidence in the efficacy of clobazam as add-on therapy in patients with drug-resistant epilepsy.

4.
Epilepsili Çocukların ve Ebeveynlerinin Epilepsi Tedavisine Uyum Düzeyinin Belirlenmesi
An Assessment on Epilepsy in Children and Their Parents Adaptation to Epilepsy Medications and Their Knowledge Level
Sedef Seval Memiş, Ayşegül Koç
doi: 10.14744/epilepsi.2020.06078  Sayfalar 161 - 168
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu araştırma, ebeveynlerin epilepsili çocuklarının tedaviye uyumlarına ilişkin görüşlerini ve hastalığa ilişkin bilgi düzeylerini belirlemek amacıyla planlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmanın evrenini Ankara Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Çocuk Nöroloji Polikliniği’nde epilepsi tanısıyla takip edilen 125 epilepsili çocuk ve ebeveynleri oluşturmaktadır. Araştırmada veri toplama aracı olarak araştırmacı tarafından literatür taranarak hazırlanan; epilepsili çocukların ve ebeveynlerin tanıtıcı özelliklerini sorgulayan 11 soru; tedaviye uyumlarını değerlendiren 19 sorudan oluşan anket formu oluşturulmuştur. Epilepsili çocuğa sahip ailelerin epilepsiye yönelik bilgilerini değerlendirmek ‘Ebeveyne Yönelik Epilepsi Bilgi Ölçeği’ kullanılmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde sayı, yüzde ve ortalama, Mann-Whitney U Testi (Demografik bilgiler ve hastalığa ilişkin özellikler-ölçek puanları), Shapiro-Wilk testi ile Kruskal Wallis 20 Testi (ölçek puanları) analizi testi kullanılmıştır.
BULGULAR: Bu araştırma doğrultusunda, 125 eplilepsili çocuğun yaş ortalaması 11 (minimum-maksimum: 2–19), ebeveynlerin yaş ortalaması 37 yıl (minimum-maksimum: 22–56) dır. Hasta çocukların %56.8’si (n=71) erkektir. Çalışmamızda ebeveynlerin %24.2’sinin (n=30) tedavi için ilaç dışı yöntemlere başvurdukları belirlenmiştir. Annenin eğitim düzeyine göre ilaç dışı yöntemlere başvurma durumunun farklılık gösterdiği tespit edilmiştir (p=0.001). Babanın eğitim düzeyine göre ilaç dışı yöntemlere başvurma durumunun farklılık gösterdiği tespit edilmiştir (p=0.002). Nöbetler bitince ilaçları bırakmayan ebeveynlerin bilgi puanı bırakan ebeveynlere göre daha yüksek olsa da aradaki fark sınırda anlamsız çıkmıştır (p=0.055).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Ebeveynlerin epilepsi bilgi ölçeği puan ortancası 12 (minimum-maksimum: 6-17) olarak bulunmuştur. Çalışma grubumuzun tedavi uyumları yüksek bulunmuştur.
INTRODUCTION: Epilepsy is one of the most common chronic neurological diseases seen in childhood. Compliance with treatment is the key factor of success in treatments. Non-compliance with epilepsy treatment is frequently encountered, and it is a significant problem that may necessitate the re-hospitalization of patients. It is very important for children with epilepsy in Turkey to grow into an adult with an improvement in their compliance with treatment. This study aims to determine parents’ opinions on the compliance with the treatment of their children with epilepsy and their knowledge level of epilepsy. This study used a prospective design with a cross-sectional analysis.
METHODS: The present study was conducted at the Ankara Training and Research Hospital with the involvement of 125 children diagnosed with epilepsy who were undergoing follow-up care and their parents. For data collection, a study questionnaire, which included 19 questions, 11 of which were related to descriptive characteristics of the children with epilepsy and their plans, was used. In addition, the “Epilepsy Knowledge Test for Parents” was applied to assess the level of knowledge the parents of the children with epilepsy had on this disease.
RESULTS: Non-pharmacological treatment applications were found to differ according to the mother’s education level (p=0.001), as well as to the father’s education level (p=0.002). The mean score obtained by the parents on the epilepsy knowledge test was 12 (minimum-maximum: 6–17).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Treatment compliance of the study group was high, and the parents’ education level was shown to affect the status of their non-pharmacological treatment application. It was further found that in cases where the parents’ education level was not high, great care was still shown to their children’s treatment plan. This finding can be attributed to the importance given to children in the Turkish family structure.

5.
Creutzfeldt-Jacob Hastalığının Klinik, Elektrofizyolojik Özellikleri ve Prognozu
Clinical, Electrophysiological, Radiological Features and Prognosis of Creutzfeldt – Jakob Disease
Fulya Eren, Sena Güler, Günay Gül, Ayten Ceyhan Dirican, Dilek Ataklı, Aysun Soysal
doi: 10.14744/epilepsi.2020.57804  Sayfalar 169 - 173
GİRİŞ ve AMAÇ: Creutzfeld Jacob hastalığı (CJH) hızlı ilerleyen demans, miyokloniler ile seyreden ve kısa sürede ölüm ile sonuçlanan nörodejeneratif bir hastalıktır. Bu çalışmada, oldukça nadir görülen bu hastalık tanısı ile takip edilen 21 olgunun klinik, laboratuvar, elektrofizyolojik ve radyolojik bulgularının gözden geçirilmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Hastanemiz nöroloji kliniklerinde 2010–2018 yılları arasında CJH tanısı ile yatarak takip edilmiş olan 21 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Hastaların demografik özellikleri, muayene bulguları, hastalık süresi, laboratuvar testleri, elektrofizyolojik ve radyolojik incelemeleri, prognozları geriye dönük olarak dökümente edilmiştir.
BULGULAR: Hastaların 12’si erkek, dokuzu kadındı. Ortalama yaş 64.1 (49–79) olarak bulundu.Tüm hastalar hastaneye başvurduklarında demans ve kişilik değişikliğinden yakınmaktaydı. Şikayetlerin başlangıç süresi 5.4±4 ay olarak bulundu. Başlangıçta ya da takiplerinde EEG’lerde periyodik keskin yavaş dalga kompleksleri tespit edildi. Yirmi hastaya beyin omurilik sıvısında (BOS) 14.3.3 proteini testi yapılması için lomber ponksiyon yapıldı. Sonuçlarına ulaşılan 12 hastanın altısında BOS’de 14.3.3 proteini pozitif, dördünde negatif, ikisinde de sınır değer olarak bulundu. Yedi hastanın hastanedeki takipleri sırasında, semptomların başlangıcından ortalama 2.8 (1–6) ay sonra öldüğü dökümente edildi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Hızlı ilerleyen demans, davranış değişiklikleri, halusinasyonlar ve miyokloniler ile birlikte seyreden CJH, psikiyatrik ve nörolojik pek çok tablo ile ayırıcı tanıya girebildiğinden erken tanıda akılda tutulması gereken bir hastalıktır.
INTRODUCTION: Creutzfeldt- Jakob Disease (CJD) is a neurodegenerative disease characterized by abnormally-shaped proteins. CJD is the most common type of prion diseases with incidence of 1/100000 per year. In this study, we aimed to review clinical, laboratory, electrophysiological and radiological findings and prognosis of 21 cases with the diagnosis of CJD.
METHODS: A retrospective review of patient records in a single institution was performed to identify patients with sporadic CJD from 2010 to 2018. January 2017 diagnostic criteria were used for inclusion. In this study, 21 patients were included for analysis. Demographic features, symptoms, clinical findings of neurological examination, disease duration, laboratory findings, electrophysiological test results, findings of magnetic resonance imaging and prognosis were documented.
RESULTS: Twelve of the patients included in this study were male and nine were female. The mean age was 64.1 (49–79). All the patients had dementia and changes in personality at admission to the hospital. The duration of complaints was 5.4±4 months. Periodic sharp wave complexes were observed in the electroencephalogram at baseline or follow-up. Twenty patients had undergone lumbar puncture to identify 14.3.3 protein tests in cerebrospinal fluid. In six of twelve patients whose results were received, 14.3.3 protein level was positive, whereas four of them were negative and two were at borderline. Seven patients died of the disease during the follow-up in our hospital within 2.8 (1–6) months from the symptom onset.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In patients with rapidly progressive dementia, behavioral changes, hallucinations and myoclonus, CJD should be kept in mind for earlier diagnosis.

6.
İskemik İnme Sonrası Nöbet ve Mikrokanamalar Arasındaki İlişki
The Relationship Between Seizure After Ischemic Stroke and Microbleeds
Eylem Özaydın Göksu, Ayşe Eda Parlak, Sennur Delibaş Katı, Fatma Genç
doi: 10.14744/epilepsi.2020.49368  Sayfalar 174 - 178
GİRİŞ ve AMAÇ: İskemik inmenin epilepsi için bir risk faktörü olduğu bildirilmesine karşın altta yatan mikrokanamalarla ilişkisi araştırılmamıştır. Biz bu çalışmada, iskemik inme sonrası nöbet öyküsü olan hastalarda var olan mikrokanamaların (MK) nöbet ile ilişkisi olup olmadığını göstermeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmada, Mart 2018-Mart 2020 tarihleri arasında, SBÜ Antalya eğitim ve araştırma hastanesini nöroloji kliniğine ait inme ve epilepsi polikliniklerinde takipli iskemik inmeye bağlı nöbeti olan hastalar geriye dönük olarak değerlendirildi. Manyetik rezonans görüntülemelerinde, SWI sekansı olan hastalar çalışmaya alındı. Tüm hastaların demografik özellikleri ve vasküler risk faktörleri kayıt edildi. Epilepsiye Karşı Uluslararası Birlik’e göre, erken başlangıçlı nöbetler (EBN) ilk yedi günü içinde meydana gelenler, geç başlangıçlı nöbetler (GBN) ise yedi günden sonra ortaya çıkan nöbetler olarak tanımlandı. Kör bir radyolog tarafından değerlendirilen MK’lar yerleşim yerine göre ‘lobar’, ‘derin’ ve ‘posterior fossa’ olarak şiddetine ve sayısına göre sınıflandırıldı.
BULGULAR: Bu çalışmaya toplam 36 hasta alındı. Hastaların yaş ortalaması 68.3±1.4 (min: 26-maks: 88), 16 hasta kadın (%44.4) ve 20 hasta erkek (%55.6) idi. En sık gözlenen vasküler risk faktörü hipertaniyondu (HT) (n=28). 18 hastada EBN, 18 hastada GBN gözlendi. En sık infarkt loaklizasyonu orta serebral arter sulama alanı bölgesindeydi (n=28 %77.8). Beş hastada posterior serebral arter sulama alanında (%13.9) infarkt gözlenirken, üç hastada da lentikülostriatal bölgede (%8.3) infarkt gözlendi. Toplam 36 hastanın 22’sinde (%61.1) mikrokanama gözlendi. MK’ı olan ve olmayan grup şeklinde ayrıldığında nöbet tipleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark gözlenmedi (p=0.63).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Nöbet öyküsü olan hastaların %61.1’inde gözlenmesine rağmen, bu MK’ların nöbetle ilişkisi tespit edilemedi. MK’ın iskemik inmeye bağlı gelişen nöbetlerde rol oynayıp oynamadığına dair ileriye yönelik, çok merkezli çalışmalara ihtiyaç vardır.
INTRODUCTION: Although ischemic stroke is known to be related to epilepsy, the relationship between epilepsy and microbleeds has not been fully described. In this study, we aimed to find out the relationship between the microbleeds and epilepsy after stroke.
METHODS: The patients diagnosed with epilepsy after stroke that were followed up as stroke and epilepsy clinic patients were retrospectively determined between March 2018–March 2020. The patients who underwent SWI scans in the MRI were included in this study. All the demographic information and the vascular risk factors were noted. Early onset epilepsy is defined to be in seven days after stroke and late onset epilepsy is defined to be after seven days according to International League Against Epilepsy. The microbleeds were divided into three groups by a radiologist who was blind to the patients: lobar, deep and posterior fossa localization. Also, the amount and the severity of the hemorrhages were noted.
RESULTS: In this study, 36 patients were included. The mean age was 68.3±1.4 (min: 26–max: 88). There were 16 female (44.4%) and 20 male (55.6%) patients. The most common risk factor was hypertension (n=28) and 18 patients had early onset epilepsy, whereas the other 18 patients had late onset epilepsy. The most common infarction was seen in the middle cerebral artery region (n=28 77.8%). Five patients had posterior cerebral artery infarcts (13.9%) and three patients had lenticulostriate artery territory infarcts (8.3%) and 22 patients had microbleeds. However, the type of epilepsy did not differ significantly between the microbleeds and non-microbleeds group (p=0.63).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Although microhemorrhages were found in epilepsy patients (61.1%), there was no strong connection with epilepsy after stroke. To find out the effects of microhemorrhages on epilepsy after stroke, we need further multicenter studies.

7.
Monoterapi ile Tedavi Edilen Epilepsi Hastalarında Korpus Kallozumun Morfometrik Ölçümleri ve Kan Parametreleri
Morphometric Measurements of Corpus Callosum and Blood Parameters in Epilepsy Patients Treated with Monotherapy
Fettah Eren, Ayşegül Demir, Şerefnur Öztürk
doi: 10.14744/epilepsi.2020.84756  Sayfalar 179 - 185
GİRİŞ ve AMAÇ: Korpus kallozum (KK) serebral hemisferleri bağlayan en büyük komissural yoldur. Epilepside bu yolda yapısal değişimler olduğu bildirilmiştir. Bu nedenle monoterapi alan epilepsi hastalarında KK yapısı ve kan parametreleri ilişkisi değerlendirilmiştir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Monoterapi alan 50 primer epilepsi hastası ve 40 sağlıklı kontrol alındı. Hastaların yaş, cinsiyet, antiepileptik ilaçlar, hastalık süresi, nöbet tipi ve sıklığı sorgulandı. Beyin manyetik rezonans görüntüleme TSE/T1 sagital sekansında KK genu, trunkus, splenium ve anterior-posterior çapı ölçüldü. Kan parametreleri, antiepileptik tedavi ve hastalık özellikleri ile ilişki değerlendirildi.
BULGULAR: Bu çalışmada, 50 (26 kadın, 24 erkek) hasta vardı. Yaş ortalamaları 34.46±13.02 yıl idi. KK morfometrik ölçümleri: genu 11.12±1.69, trunkus 6.09±1.17, splenium 10.39±1.93 ve anterior-posterior 69.08±5.19 milimetre (mm) idi. Epilepsi hastalarında anterior-posterior çapı daha küçüktü (p=0.04). Epilepsisi olan kadın hastaların genu çapı daha küçüktü (p=0.01). Hastalık süresi uzun olanlarda splenium çapı daha küçüktü (p=0.04). Antiepileptik ilaç kullanımı ile morfometrik ölçümler arasında fark saptanmadı (p>0.05). Epilepsi hastalarında üre ve kreatinin daha yüksekti (p=0.00, 0.00). D vitamini ve ferritin seviyesi daha düşüktü (p=0.01, 0.01). Kan değerleri ile morfometrik ölçümler arasında ilişki yoktu (p>0.05, r<0.25).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Epilepside KK anterior-posterior çapı daha küçüktür. Özellikle kadın hastalarda genu çapı daha küçüktür. Epilepsi süresi uzun olanlarda ise splenium çapı daha küçüktür. Kan parametreleri ile KK çapları arasında ilişki yoktur.
INTRODUCTION: Corpus callosum (CC) is the largest commissural pathway that connects cerebral hemispheres. Structural changes have been reported in epilepsy. Therefore, in this study, the relationship between CC structure and blood parameters was evaluated in patients with epilepsy treated with monotherapy.
METHODS: In this study, 50 primary epilepsy patients treated with monotherapy and 40 healthy controls were included. Age, sex, antiepileptic drugs, duration of disease, type and frequency of seizures were questioned. Genu, truncus, splenium and anterior-posterior diameter of CC were measured in the TSE/T1 sagittal sequence of brain magnetic resonance imaging. The relationship between blood parameters, antiepileptic treatment and disease characteristics were evaluated.
RESULTS: Fifty patients (26 females, 24 males) were included in this study. The mean age was 34.46±13.02 years. Morphometric measurements of CC were genu was 11.12±1.69, truncus was 6.09±1.17, splenium was 10.39±1.93 and anterior-posterior was 69.08±5.19 millimeter (mm). Anterior-posterior diameter was smaller in patients with epilepsy (p=0.04). Female patients with epilepsy had smaller genu diameter (p=0.01). Splenium diameter was smaller in patients with longer disease duration (p=0.04). There was no difference between antiepileptic drug use and morphometric measurements (p>0.05). Urea and creatinine levels were higher in patients with epilepsy (p=0.00, 0.00). Vitamin D and ferritin levels were lower (p=0.01, 0.01). There was no correlation between blood values and morphometric measurements (p>0.05, r<0.25).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Anterior-posterior diameter of CC is smaller in epilepsy. Especially in female patients, genu diameter is smaller. Splenium diameter is smaller in patients with a long duration of epilepsy. There is no correlation between blood parameters and CC diameters.

8.
Fokal Epilepsi Hastalarında İnteriktal Elektroensefalografi Bulgularının Değerlendirilmesi: Sekonder Bilateral Senkroni Nöbet Sıklığını Arttırır mı?
Evaluation of Interictal Electroencephalography Findings in Patients with Focal Epilepsy: Does Secondary Bilateral Synchrony Play a Role on Seizure Frequency?
Bengü Altunan, Aslı Aksoy Gündoğdu, Aysun Ünal
doi: 10.14744/epilepsi.2020.49140  Sayfalar 186 - 192
GİRİŞ ve AMAÇ: İnteriktal elektroensefalografi (EEG) epilepsi hastaları için günlük pratikte sıklıkla kullanılan, tanı ve tedavi sürecinde önemli olan elektrofizyolojik bir testtir. İnteriktal epileptiform deşarjların (İED) doğru değerlendirilmesi ve sekonder bilateral senkroninin (SBS) tanınması uygun tedavi seçeneklerinin değerlendirilmesi için önemlidir. Bu çalışmada, SBS varlığının nöbet sıklığı, lokalizasyon ve tedavi yanıtında rolü olup olmadığının araştırılması amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmada, Namık Kemal Üniversitesi Uygulama ve Araştırma Hastanesi Nöroloji Polikliniği’nde epilepsi tanısı ile takip edilmekte olan 126 hastanın verileri geriye dönük olarak incelenmiştir. Hastaların demografik özellikleri, nöbet sıklığı, lokalizasyonu, tedavi yanıtı ve EEG özellikleri incelenmiş ve 122 hastanın sonuçlarına ulaşılmıştır.
BULGULAR: Olguların 58’i (%46) kadın, 68’i (%54) erkektir. Yaş ortalaması 36.5±16.4 (15–78) olarak saptanmıştır. On beş hastanın (%12.2) EEG’sinin SBS olarak raporlandığı tespit edilmiştir. Elli dört hastada (%44.2) fokal epileptiform anomali, 12 hastada (%9.8) fokal zemin ritmi düzensizliği (non-epileptik bulgular) saptanmıştır. Semiyolojik özellikler ve EEG bulguları ile birlikte değerlendirildiğinde 44 hasta (%34.9) frontal lob nöbet, 66 hasta (%52.4) temporal lob nöbet ve 16 hasta (%12.6) diğerleri olarak sınıflandırılmıştır. Yüz yirmi altı hastanın 46’sı (%36.5) nöbetsiz iken 15 hastada (%11.9) yılda bir nöbet, 46 hastada (%36.5) 1–6 ayda bir nöbet ve 19 hastada (%15.1) günlük ya da haftalık nöbetler olduğu saptanmıştır. Kırkaltı nöbetsiz hastanın 29’unda (%23) erken dönemde, 17’sinde (%13.5) tedavinin başlanmasından altı ay sonra nöbetsizlik elde edilebilmiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: İnteriktal EEG’de, İED ve SBS varlığı nöbet sıklığı ve tedavi yanıtı açısından risk faktörü olmamakla birlikte frontal lob nöbetlerde SBS oranı daha yüksektir. Tedavi düzenlenmesinde, İED ve SBS varlığının göz önünde bulundurulması yanlış sonuçlara neden olabilir.
INTRODUCTION: Interictal electroencephalography (EEG) is an electrophysiological test used in daily practice and important in the diagnosis and treatment process for epileptic patients. Accurate assessment of the interictal epileptiform discharges (IEDs) and recognition of secondary bilateral synchrony (SBS) are important for the evaluation of appropriate treatment options. In this study, we investigated whether the presence of SBS is a risk factor for seizure frequency, treatment response, and localization.
METHODS: In this study, the data of 126 patients who were followed up with the diagnosis of epilepsy in the Neurology Outpatient Clinic of Namık Kemal University Education and Research Hospital were analyzed retrospectively. Demographic characteristics, seizure frequency, localization, treatment response and EEG characteristics of the patients were investigated and the results of 122 patients were obtained.
RESULTS: Fifty-eight (46%) of the patients were female, and 68 (54%) were male. The mean age was 36.5±16.4 (15–78) years. EEG of 15 patients (12.2%) was reported as SBS. Focal epileptiform abnormality was detected in 54 patients (44.2%) and focal irregular background activity (non-epileptic findings) was found in 12 patients (9.8%). When semiological features and EEG findings were evaluated together, 44 patients (34.9%) were classified as frontal lobe seizures, 66 patients (52.4%) as temporal lobe seizures, 16 patients (12.6%) as the others. Forty-six patients (36.5%) had no seizures, while 15 (11.9%) had one seizure per year, 46 (36.5%) had one seizure in one to six months, and 19 (15.1%) had daily or weekly seizures. Twenty-nine (23%) of the 46 seizure-free patients became seizure-free in an early stage, 17 patients (13.5%) became seizure-free after the sixth month of the treatment.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Although the presence of IED and SBS in interictal EEG is not a risk factor for seizure frequency and treatment response, and the rate of SBS is higher in frontal lobe seizures. The presence of IED and SBS in the management of treatment may lead to false results.

9.
Epilepsi Hastalarında Polisomnografik Verilerle Obstrüktif Uyku Apne Sendromunun Değerlendirilmesi
Evaluation of Obstructive Sleep Apnea Syndrome in Epilepsy Patients with Polysomnographic Data
Leyla Köse Leba, Aylin Bican Demir, İbrahim Bora
doi: 10.14744/epilepsi.2020.49091  Sayfalar 193 - 197
GİRİŞ ve AMAÇ: Uykudaki solunum bozuklukları, normal popülasyona göre epilepsi hastalarında daha sık görülen, tedavi edilebilir hastalıklardır. Bu çalışmamızda, belirgin apne ve horlaması olan epileptik hastaların Obstrüktif Uyku Apne Sendromu (OUAS) varlığı polisomnografi (PSG) verileri eşliğinde değerlendirilmiş olup literatür bulguları ile birlikte tartışılmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmamızda, 1120 epilepsi hastasından, uyku merkezine horlama ve apne nedeniyle PSG testi uygulanarak OUAS tanısı alan 32 hasta seçildi. Basit horlama ve üst solunum yolu rezistansı olan hastalar çalışmaya dahil edilmedi. Tüm hastalara Epworth Uyku Ölçeği uygulandı.
BULGULAR: Epilepsili hastalarında OUAS oranının %2.9 olduğu saptadı. Olguların 21’i erkek, 11’i kadındı. Ortalama yaş 53 (42–69) idi. %72’sinde fokalepilepsi ve %28’inde jeneralize epilepsi vardı. Apne-hipopne indeksi 28 (14–48) idi. Uyku apne sendromu tanısı konulduktan sonra tüm hastalara pozitif havayolu basıncı tedavisi uygulandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Uykuda solunum bozuklukları epilepsili hastalarda normal popülasyondan daha yaygındır ve tedavi edilebilir hastalıklardır. Bir çalışmada, epilepsi arasındaOUAS sıklığının %10.2 olduğunu ortaya konulmuştur. Bu çalışmada epilepsili hastalarında OUAS oranının %2.9 olduğu saptanmıştır. Epilepsi için potansiyel ve değiştirilebilir bir risk faktörü olan OUAS varlığını teşhis etmek için epileptik hastalarda klinik değerlendirme gerekebilir.
INTRODUCTION: Sleep respiratory disorders, which are more common in epilepsy patients, are treatable diseases. We have discussed the diagnosis of sleep apnea syndrome after PSG of epileptic patients with visible apnea and snoring, in light of the findings in the literature.
METHODS: For this study, from 1120 patients with epilepsy, 32 of them who were diagnosed with OSA in the PSG test were selected. Thirty-two patients with epilepsy that snoring and apnea who consulted sleep center. Patients with simple snoring and upper airway resistance were not selected. Epworth Sleep Scales was applied to all patients and all patients were taken.
RESULTS: In this study, the findings showed that the ratio of OUAS in patients with epilepsy was 2.9%. 21 of the 32 cases were male and 11 were female. The mean age was 53 (42–69) years. 72% had partial epilepsies and 28% generalized. The Apne-hypopnea index was 28 (14–48). PAP treatment was performed after the diagnosis of sleep apnea syndrome.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Sleep respiratory disorders are more common in patients with epilepsy than the rest of the population and they are treatable diseases. The other study revealed that the frequency of OSAS among epilepsy was10,2%. In this study, the findings showed that the ratio of OSAS in patients with epilepsy was 2.9%.This a risk for OSAS and the medication used for the treatment should be selected appropriately. Clinical screening of OSAS in settings of epileptic patients may be needed to diagnose to find out it maybe a potential and modifiable risk factor for epilepsy.

OLGU SUNUMU
10.
Subependimal Heterotopi: Non Konvülzif Status Epileptikus ile Gelen Hastada Gri Madde Heterotopisi
Subependymal Heterotopy: Gray Matter Heterotopia in a Patient Presenting with Non-convulsive Status Epilepticus
Aygül Tantik Pak, Zahide Mail Gürkan
doi: 10.14744/epilepsi.2020.50103  Sayfalar 198 - 202
Subepandimal heterotopi gri madde heterotopilerinin en sık görülen alt tipidir. Nöronal migrasyondaki defekt sonucu oluşur. Subepandimal heterotopi epileptik nöbetlere neden olabilir. Bilinç bozukluğu ile kliniğimize yatırılan 51 yaşındaki hastaya klinik ve elektroensefalografi bulgularıyla beraber non-konvulsif status epileptikus tanısı konuldu. Antiepileptik tedaviler ile kliniği düzelen hastada manyetik rezonans görüntülemede de subepandimal heterotopi saptandı. Tanınması oldukça zor olan non-konvulsif status epileptikusa ve epileptik nöbetlerin etyolojisinde karşılaşılabilen subepandimal heterotopiye dikkat çekmek için bu vaka sunulmuştur.
Subependymal heterotopia is the most common subtype of gray matter heterotopies. It occurs as a result of a defect in neuronal migration. Subependymal heterotopia may cause epileptic seizures. A 51-year-old patient who was admitted to our clinic with unconsciousness was diagnosed as non-convulsive status epilepticus by clinical and electroencephalography findings. Subependymal heterotopy was also detected in the magnetic resonance imaging of the patient who recovered with antiepileptic treatments. This case is presented to draw attention to the non-convulsive status epilepticus, which is challenging to recognize and subependymal heterotopia, which may be encountered in the etiology of epileptic seizures.

11.
Olanzapine Bağlı Süper Refrakter Status Epileptikus Tedavisinde Vagal Sinir Stimülasyonu: Olgu Sunumu
Vagal Nerve Stimulation in the Treatment of Olanzapine Related Super Refractory Status Epilepticus: A Case Report
Demet İlhan Algın, Hasan Çağlar, Özlem Aykaç, Murat Vural, Oğuz Osman Erdinç
doi: 10.14744/epilepsi.2020.55822  Sayfalar 203 - 206
Olanzapin literatürde prokonvülzan risk faktörü olarak tanımlanmasına rağmen olanzapin ilişkili nöbetler nadirdir. Refrakter ve süper refrakter status epileptikus antiepileptik ilaçlarla kontrol edilemeyen status epileptikus talosudur ve kötü sonuçlarla ilişkilidir. Antiepileptik ilaçların ve anestezik ilaçların uzun süre kullanımının yan etkileri göz önünde bulundurulduğunda, vagal sinir stimulayonu gibi yan etkileri az tedavi seçeneklerine ihtiyaç vardır. Biz tedavisine olanzapin eklenmesi sonrası tonik klonik nöbetlerle gelen, vagal sinir stimulasyonu ile tedavi edilen, super refrakter status epileptikus olgumuzu sunduk.
Olanzapine-related seizures have rarely been reported despite associated proconvulsant risk factors described in the literature. Refractory and super refractory status epilepticus is continuous seizure activity not controlled by antiepileptic drugs and related poor outcomes. Because of high mortality with polypharmacy and continuous anesthetic use, there has been a considerable interest in using nonmedicinal devices like vagal nerve stimulation in aborting a seizure. In this case study, we presented a patient who developed generalized tonic-clonic seizures when olanzapine was added for psychomotor agitation and aggressiveness and super refractory status epilepticus treated using vagal nerve stimulation.

12.
Tuberoskleroz ile Birlikte Görülen Jelastik Epilepsi Olgusu: Elektroensefalografi ile Uyumlu Lezyon Nerede?
A Case of Gelastic Epilepsy Associated with Tuberosclerosis: Where is the Lesion Corresponding to Electroencephalography?
Nur Türkmen, Bülent Oğuz Genç
doi: 10.14744/epilepsi.2019.72677  Sayfalar 207 - 212
elastik nöbetler denince ilk önce akla hipotalamik hamartoma gelir. Nadir görülen jelastik nöbetlerdeki gülmeye ait motor ve duysal fonksiyonel yollar, kurulan onca hipoteze rağmen henüz net olarak aydınlatılamamıştır. Literatürde tuberoskleroz tanısına eşlik eden jelastik nöbet olgusu sınırlı sayıdadır. Biz ön planda cilt lezyonlarıyla giden ve nörolojik bulgu olarak sadece nöbetlerin izlendiği, sonradan tuberoskleroz tanısı alan bir olguyu literatür bilgisi eşliğinde sunduk. Hastanın iktal EEG’sinde sağ fronto-temporal alanda epileptik aktivite gözlendi. Klinik ve laboratuvar bulguları eşliğinde olguda temporal ve ekstratemporal lob kaynaklı jelastik epilepsi tanısına varıldı. Karbamazepin ve Levetirasetam tedavisiyle nöbetler kontrol altına alınıp hasta takibe alındı. Olgumuzda kortikal ve subkortikal tüberler, subependimal nodül, dev hücreli astrositoma veya anevrizmaya dair hiçbir bulguya rastlanmadı.
Gelastic seizures are typically associated with hypothalamic hamartoma. Given the rarity of gelastic seizures, pathways for the motor and emotional aspects of laughter have been hypothesized but remain unclear. Only few case reports of patients with tuberous sclerosis complex who developed gelastic epilepsy have been reported. In this case study, we report a case of TS that presented itself mainly with dermatologic manifestations and without any neurological findings other than gelastic seizures. Ictal EEG revealed an active epileptic activity on the right fronto-temporal region. Clinical and laboratory findings were consistent with gelastic epilepsy that originated from temporal and extra-temporal lobes. Seizures were controlled using carbamazepine and levetiracetam polytherapy. In our case, there is no evidence of cortical and subcortical tubers, subependymal glial nodules, giant cell astrocytomas or aneurysm.



Copyright © 2021 Bu sitenin tüm hakları Türk Epilepsi İle Savaş Derneğine aittir.
 
LookUs & Online Makale